‘Perihel’, güzel günü beri çağırıyor

Sol - Mart 2013 Nilhan TEZİŞÇİ

Müzisyen Erdal Güney, bu kez yeni enstrümantal albümü “Perihel”le karşımızda… Güney, ülkemizde popüler müzik dinleyicilerinin sanatla kurdukları ilişkide sorun olduğunu düşünüyor...

"Sanatın muhafazakar olması mümkün değildir çünkü sanat yaratıyla ilgili bir şeydir. Çok tanrısal bir şeydir, özgürlükçüdür ve kırar bozar, yeniden bir şey koyar, şaşırtır."

Geçtiğimiz günlerde “Perihel” adlı albümü yayınlanan müzisyen Erdal Güney ile buluştuk. Erdal Güney’i son dönemde en çok dizilere yaptığı müziklerden biliyoruz. Güney’le albümü, Türkiye’deki kültürel-sanatsal ortamın sorunları, popüler kültürü, muhafazakar sanat tartışmaları üzerine konuştuk.

Küreselleşme arttıkça müziğe ulaşmak daha kolay oldu. Geçmiş dönemlerde insanlar bir şarkıyı dinlemek için saatlerce radyonun başında beklerdi, o zaman daha değerliydi sanki her şey. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Teknolojik gelişmenin kendi kültürel kimliğimize yapmış olduğu etkiyi nasıl yaşayacağımız önemli. Kapitalist üretim ilişkileri çok reel ve çok parçalayıcı, o yüzden endine özgü illüzyonlar yaratmaya çalışıyor. Artık insanların estetik algısı teknik gelişmelerle şekillenmeye başladığı için daha farklı tatların peşinden koşmaya başlanıyor. Onun da çok somut örneği, rock müzikte konuşulabilir. Rock müzik sonuçta sanayi toplumuyla ilişkilendirilebilecek, muhalif kimliği olan bir müzik dilidir. Türkiye’de ise sözleri alıp, üzerine arabesk bir melodi oluşturuluyor ve bunun da pop kültürle bir farkının olmadığını söyleyebiliriz. Böyle olmasının nedeni, bunu tüketen insanların sanatla kurduğu ilişkide ciddi bir problemin olması... Türkiye’deki üniversitelerde, ellerinden gelse, sanatla ilgili alanlar ortadan kaldırılacak. Böyle olunca sanat neye tekabül ediyor? Daha çok görsel ve insanların ideolojik anlamdada tüketim toplumuyla beraber beslenebileceği imajlar oluşturulması noktasına indirgeniyor.

AŞKLAR POPÜLER MÜZİĞE EMANET
Türkiye’deki müziği konuşucak olursak, dünyayla kıyasladığınızda ne aşamadayız sizce?
Müziği popüler mecradan bağımsızlaştırmamız gerekiyor. Beni asıl ilgilendiren senfoni orkestraları, akedemik sahalar. Örneğin -Almanya’da da bir dönem yaşadığım için biliyorum- orada operalar, filarmoniler ve senfoni orkestraları, ciddi bir izleyici kitlesi tarafından takip edilen alanlardır. Bunun yanı sıra da popüler müzik vardır. Bunların birbirine karışması gibi bir durum olmaz çünkü bunu tüketecek, dinleyecek olan insanların algısı zaten bunları ayırmıştır. Şimdi bizim insanımızda bu algı, geniş yığınlar için ortadan kalkmış durumda. İnsanlar, popüler müziğe aşklarını emanet ediyorlar. O zaman Nâzım Hikmet’i nereye koyacağız biz, ya da Orhan Veli’yi? Şimdi, bunun eğitimini almayan toplumsal bir yapıyı düşünün. Doğal olarak popüler ve herkesi ilgilendiren bir yerden müzik lezzeti çıkarmaya çalışılıyor. O yüzden, Türkiye’deki müzikle, dünyadaki müziği karşılaştırırken müzisyenler üzerinden değil, kültür endüstrisinin nasıl şekillendiğiyle ilgili çok şey konuşmak lazım bence.

SANAT MUHAFAZAKAR OLAMAZ
Peki, bugünkü kültürel ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhafazakar sanat ve iktidarın sanat politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Oradaki sıkıntının başlangıcı, bu son onbeş yıldır Türkiye’de yeniden oluşan iktidar ilişkileri. Yani kaba Marksist bir terminolojiden ifade etmeye çalışmıyorum. Hukuka, günlük hayata, spora, aile kurumuna ayar çekiyorsunuz. Kaç çocuk yapacağınıza karışılması kadar abes bir şey olabilir mi? Hukuk zaten belli… Sanata da bir şekilde müdahale edilmesi gerekiyor. Çünkü iktidarlar kendini destekleyen unsurlarla beraber, kendilerinin onaylanmasını isterler. Bir sürü konser salonları yapılıyor ama konserler konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Heykellere müdahale ediliyor. Sanatın kendi dinamiği, özgürlük alanı gittikçe daraltılıyor. Hani bir tarafta böyle bir algı var ve bunun karşısındaki bütün algılar da olumludur anlamına gelmiyor. O özgürlükçü, demokratik, çoğulcu, solda duran üretim alanlarının da aslında ciddi anlamda sorunları olduğunu düşünüyorum. Ama hâlâ bu iki eksen arasındaki tartışmalarda, daha orta bir eksenden, hayatın toplamı üzerinden bir tartışmayı yapamıyoruz. Sanatın muhafazakar olması mümkün değildir çünkü sanat, üretiminden öte yani mevcudiyetine ulaşmasından öte- yaratıyla ilgili bir şeydir. Çok tanrısal birşeydir, özgürlükçüdür ve kırar bozar yeniden bir şey koyar, şaşırtır. Benim üretici olarak algımı siz nasıl tarif edebilirsiniz? Siz tarih romanı yazıyor olduğunuzda, tarih filmi çekiyor olduğunuzda, bu muhafazakar sanatın içinde yer alıyor olmazsınız ama sanata müdahale eden iktidar ve güçler, bunu yukarıdan yapar. Bu da sanatın çirkinleştirilerek kullanıldığı, Hitler döneminde de gördüğünüz, reklamda da gördüğünüz şeylerin aynısıdır. Bunları söyleyince, öbür tarafa da destek olmak istemiyorum. Benim iki taraflı itirazlarım var.

Bir röportajınızda Ruhi Su’dan etkilendiğinizi söylemişsiniz. Eserlerinizde nasıl yer alıyor?
Kültür üzerine konuşmanız gerekiyorsa, kültüre ait dilinizin olması gerekir, der Marx. O anlamıyla müziği, halk bilimini, sözleri algıladıkça, Ruhi Su’yu sevmeye başladım. Ruhi Su, aslında benim hayatımın değişiminde çok ciddi bir aktör. Onun müziğinden beslenmek, benim algımı açması açısından bir beslenme. Gelenekselle, entelektüel birikimi buluşturmayı sağlayan bir kimlik benim için Ruhi Su’nun varlığı. Tabii, Divan Edebiyatı’ndan ya da Cahit Berkay’dan da çok etkilendim. Onun dışında Çağdaş Türkü, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü... 70’li yıllardaki üretimlerden, 80’li yılların başındaki üretimlerden, ozanlarımızdan da çok ciddi anlamda etkilendim.

‘PERİHEL’ BİR SEÇKİ
Yeni albümünüz “Perihel”den bahsedelim biraz.
“Perihel” Ada Müzik’ten yayınlandı. Benim sinema, dizi, belgesel ve serbest çalıştığım müziklerden oluşan bir seçki. Kendimi enstrümantal ifade etmeyi çok önemsiyorum ben çünkü mutlu hissediyorum. Toplam 22 şarkıyla çıktı. Yaklaşık 6-7 yıllık bir çalışmanın ürünü bu. Dokuz stüdyoda çalışıldı ve birçok müzisyen yer aldı. Ama sanki, benim hayat serüvenimin parçacıklarını ben bir araya topladım. Kapağın nasıl bir hikayesi var? Kapak çalışmasını yapan Erdal Kınacı, benim çok sevdiğim doktor bir ağabeyim. Anamur’da zaten, fotoğraf sanatçısı. Ben müziğin sanatın diğer dallarıyla ilişki kurmasını çok istiyorum. “Perihel” günberi anlamına geliyor. Dünyanın kendi ekseninde en hızlı döndüğü 21 Ocak ve güneşe en yakın olduğu dönem, günün beriye gelmesi anlamında. Kapak fotoğrafında da yaşlı bir teyze ve Toroslar var, artık günün beriye gelmesi hem güncel politik ve hatta hayatla ilgili taleplerimizin beklentilerimizin de bir karşılığı olabilir mi diye, ironik bir gönderme var orda.