Acaba beğenecekler mi?

ERDAL GÜNEY ile söyleşi DİLEK YALÇIN

EVRENSEL KÜLTÜR DERGİSİNİN 256. SAYISI (NİSAN 2013) 

Hatırla Sevgili, Elveda Rumeli, Bu Kalp Seni Unuturmu dizilerinin müziklerini yapan Erdal Güney, geçtiğimiz Şubat ayında bu dizilerin yanı sıra Denizden Gelen, Divanyolu, Gitmek, Unutulmayanlar gibi sinema filmleri ve belgeseller için hazırladığı müziklerin yer aldığı enstrümantal bir albüm çıkardı: Perihel. Perihel, Günberi anlamına geliyor. Yaşadığımız dönemdeki savaşlar, yoksulluk, iş kazaları, ölümler, yaşamdaki tüm sıkıntı ve zorluklara inat, artık günün beriye gelmesi umuduyla müzikseverlere sesleniyor Erdal Güney. Albüm yedi yıllık bir emeğin ürünü, birçok değerli müzisyenle ve dokuz farklı stüdyoda çalışılarak hazırlanmış. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon bölümü öğrencilerine Film Müziği dersleri de veren bir akademisyen aynı zamanda Erdal Güney. Hem yeni albümü Perihel’i hem sinema ve dizi sektörünü hem de bu sektöre müzik yapmayı anlatıyor…

Müziğin görüntüye eşlik etme serüveni nasıl başladı?
Emile Reynaud’nun Praksinoskop’u, Thomas Alva Edison’nın Kinetoskop’u, Lumiêre Kardeşlerin Sinematograf’ı icat etmeleriyle sinema hayatımıza girdi ve sinemayla beraber müzik kullanımı başladı. Sessiz filmlere ve belgesel nitelikli görüntülere eşlik ediyordu müzik. O zaman müziğin görüntülere eşlik etmesinin nedenleri şuydu: Film gösteriminde kullanılan makineler çok gürültülüdür ve bu gürültüyü bastırabilmek için müzikten yararlanılmaya çalışılır ancak aynı zamanda sessizliği aşmak da bir amaç haline gelmiştir. Karanlık bir odada sadece bir görüntüye bakarak film izlemek bir süre sonra seyirciyi sıkmaya başlar ve bu anlamda müzik dinleyicinin algısına seslenir, ışık sesle birlikte algılandığında sahne daha aydınlık gözükür. Müzik yalnızca bir ses değildir, hareket ve zamanı anlamlı ve sürekliliği olan birimlere böler. İlk denemelerle birlikte sinemanın müzikodinamik tür olma potansiyeli taşıması da nedenler arasında düşünülebilir. Fonograf, sinematograf gibi icatlara teşhir amaçlı bakılmaktadır, bu tür teşhirler de kafe ve müzikhollerde yapılmaktadır ve buralar zaten müzikle ilgili yerlerdir. O dönemin kendi olanakları göz önünde bulundurulduğunda görüntünün açığa çıkarılması ve bunun müzikle desteklenmesini ciddi bir atılım, yenilik olarak değerlendirmek mümkün, ancak, bu konuda yeterli
deneyimin olmaması, teknolojik yetersizlikler dönem dönem bu sürecin durmasına ya da yavaşlamasına neden olur. Dünya paylaşım savaşlarında kullanılan telsiz, telefon, radyo frekans ve diğer teknik gelişmeler
bir süre sonra sinemaya doğru aktarılır ve savaş endüstrisi sanatın bu dalını teknik olarak besler. Müzik görüntü ilişkisi müziğin işlev ve fonksiyonlarının değişmesi, gelişmesi ve bir anlatım dili olarak önem kazanması ile günümüze kadar gelmiştir. 

Türkiye’de sinema ile müzik arasındaki ilişki öteden beri sorunlu galiba. Bunu sinema ile sinema bilgisinin birlikte gelişmemesiyle ilişkisi var mıdır bunun?

Türkiye’de sinema hala bir sektör olabilmiş değil. Kendini sadece pazar ilişkileri içinde ifade ediyor, çünkü sektör olarak kendini ifade ettiğinde bir değer, bir gelenek de oluşturabilmesi lazım, bir dilin oluşması lazım, biz hâlâ o popüler gişe üzerinden sinemayı konuşageldiğimiz için bunların sıkıntılarını yaşıyoruz, bu anlamıyla örneğin akademik bir mecrada, konservatuarlarda, güzel sanatlarda film müziği nasıl yapılır noktasında eğitim verebilecek
bir yer yok. Sinema salonlarının daha yoğun olarak AVM’lerde açılmaya başlamasıyla beraber özellikle gişe yapabilecek filmlerin tercih edilmesi, gişe yapamayacağı öngörülen filmlerin ve dolayısıyla müziklerin seyirciye ulaşmasında en büyük engellerden biri. 

Başlangıçtan bu yana sosyal bakımdan olsun teknolojik bakımdan olsun bir hayli gelişme oldu, bunun olumlu bir rol oynadığı söylenemez mi?

Evet, ilk başlardan bugüne teknoloji çok hızlı gelişti. Tabiî ki teknik, bizim yaptığımız şeyleri kolaylaştırabilir ama hiçbir zaman anlatmak durumunda olduğumuz sanatın temel dilini kolaylaştırmasına ihtiyacımız yok, her şeyi kolaylaştırdığımızda anlatacağımız şeyin ifade edilmesinde zorluklar çıkmaya başlıyor. Endüstriyel olan her şeyde bir problem çıkıyor doğal olarak, Marx’ın direk üretim ilişkileri içinde tarif ettiği, emek-sermaye ekseninde söz edebileceğimiz yabancılaşma, bizim bugünün “çağdaş” koşullarıyla ürettiklerimizde de varlığını, riskini her zaman taşıyor. O yüzden derinlik yok, tahammül yok, izlediğimiz bir şeyde hep kolaylaştırıcı, rahatlatıcı arayışlara giriyoruz, mesela oyuncunun duygusunu anlamak için çaba harcamıyoruz, oraya koyduğumuz müzikle anlatmaya çalışıyoruz. Kendine ait olanakları ve estetiği içinde değil daha popüler algılar üzerinden düzenlemeye,
kayıtlarını yapmaya, arenje etmeye çalışıyoruz. Bunların dışında teliflerle ilgili sorunlar var. Sinemalardan telif alınamıyor, salonlar lisanslanamıyor.  Herhangi bir sinema filminde müzik kullanıldığında, onun eser sahiplerine ödeme yapılması gerekir ya da bir sinema filminde kullanılan ve bundan çıkan DVD’lerden alınması gereken teliflerin MESAM’a ya da ilgili meslek kurumuna yatırılması gerekir, aksine Kültür Bakanlığı tüm bu telifleri sinemaya destek olmakadına sinemaya aktarıyor.


Aynı zamanda psikolojik zorlukları da var değil mi?


Müzisyen, senarist ve yönetmenle beraber yaratıcı, sahiplenici ekibin içindedir yani o ürünün hak sahibi olarak yönetmen, senarist ve müzisyen yasa karşısında sorumludur. Yönetmenlerin oluşturmaya çalıştığı sinema dilinde müzikten bihaber parasal kaygılarla işler yapılmaya çalışılması, daha çok gişe filmlerinde öykünmeci yaklaşımlar, müziğe ayrılmış bütçeler ortadayken Hollywood filmlerindeki gibi soundlar ve müzikler beklemek dahil olmak üzere müzisyenin kendi yaratıcılığını ortaya çıkarmasına çok fazla olanak tanımamaları işin psikolojik zorluklarından birisidir. Müdahale ederler, film hiyerarşik olarak yönetmene aittir ama parayı verdiği için yapımcı da her zaman filmin sahibi olarak yer alır ama müzisyenin filmin yaratıcı sahiplerinden olması gerçeğine rağmen o yaratıcılık çok dışarıdan müdahalelerle, biçimlerle engellenen bir haldedir. Bizim üretirken ki gerginliklerimizden biri de “acaba beğenecek mi?”, “tamam diyecek mi?” kaygısıdır.

Müzik film atmosferini yaratmaya katkıda bulunuyor aslında ve seyircilere önemli duygusal ipuçları veriyor. Sinema filmi ya da dizi film müziği olarak iki ayrı başlık olarak düşünürsek müziğin kullanımı ve amacı açısından bu duygusal mesajı taşıma anlamında ne tür farklılıklardan bahsedebiliriz?

Gerçeklik görüntünün kendisidir, müzik dışarıdan bir yerdendir, bilirsiniz onu, orada sadece duygunun tarif edilmesi noktasında kullanılan bir şeydir. Gerçekmiş gibi yapılmaya çalışılan filmin, o gerçeklik havasını müzik kırar, o yüzden çok doğru bir şekilde işlenmesi gereken bir özelliğe sahip olur. Tam da bu gerçeklikten hareketle bazı yönetmenler gerçekliğin bozulabileceği kaygısından yola çıkarak filmlerinde müzik kullanmayı tercih etmezler. Türünüz, sinema diliniz müziği kullanmayla ilgili bir tercih oluşturabilir. Bu noktadan bakınca bir sinema filmi açısından müziksiz film olabilir diyebiliriz ancak neden müzik kullanıldığı gerçeğini göz önünde tuttuğumuzda
müziksiz bir diziden bahsetmek mümkün değildir. “Bak burada bir şey olacak” dizi film müziklerinde asıl verilmek istenen mesajdır. Müziğin filmden bağımsız olarak davet etme fonksiyonu. Müzik sürekli çağırır. “Öyle bir müzik istiyorum ki, kadın, anne, teyze mutfakta bulaşık yıkarken o müziğin sesini duyup gelmeli” yapımcıların müziği yaratanlara söyledikleri en klişe cümledir. Sinema filmleri ve belgesellerde biraz daha diyaloğu,
görüntüyü besleyecek, seyirciyi çok fazla müzikal olarak işin içine sokmayacak daha çok aktörlük, oyunculuk, ışık, çekimlere odaklanmasını sağlayacak müzikler istenir, müziğin çok fazla duyulmadan hissedilmesi
tercih edilir. Dizilerde ise müzik, bir anlatım dili olarak yer alabilir, iki ses kuşağının içinde yer alması itibariyle, oluşagelen o görseldeki çekim, oyunculuk ve anlatım hatalarını bir şekliyle seyirciye hissettirmemenin de bir aracıdır ama aynı zamanda müzik, zaman atlamaya yardımcı olur, psikolojik metnin altını çizmek için, geçiş için önemlidir.

Sektörün yoğun sorunları var. Bu sektörün bir parçası olarak müzik yapanlara düşen pay ne?

İşgücü üzerinden örgütlenme alanlarına sahip değiliz. Halbuki sinema sektörü içinde yer alan kameraman, ışıkçı, set çalışanı, görüntü yönetmeni, oyuncu, müzisyen, her birinin sendikalı olması gerekiyor. Batıda bu sendikal durum kendini tarihsel olarak da çok iyi var ettiği için çalışma koşulları dahil olmak üzere her şey bir denge içinde. Dinleyici, izleyici, okuyucu açısından sanatsal algıda gelişkin ve birbirini besliyor. Batıda 40 dakikayı geçmeyen dizilerden, 8 saatlik çalışma düzeninden, daha estetik, daha çaba harcayarak yapılan çalışmalardan bahsedilebilirken, bizde 90-100 dakikaya varan diziler, saatlerce süren çalışmalar, ödemelerin alınamaması,
gecikmesi, iş kazaları, ölümlerden bahsedebiliyoruz. Sınıflı toplumlara özgü emek ve demokrasi mücadelesinden soyutlanamayacak sorunlardan bahsediyoruz; yanı sıra üst yapı sanatın şekillenmesi açısından bir mecradır ve mevcut üretim ilişkilerinin rasyonelleşmesine yanıt verir. Bu yönüyle de sanata ve sanat emekçilerine sadece ekonomik olanla sınırlı olamayacak kadar daha geniş sorumluluklar düşüyor. Yanısıra devletin yerine getirmesi gereken, deyim yerindeyse yükümlülükleri mevcut, hem yurttaşına hem de sanata dair. Bunları hatırlatacak bir dil geliştirmek gerekiyor. Diğer bir nokta da sanatı sadece eğlence sınırları içinde yaşayan toplumsal algımız. Bu
noktada ise hepimize sorumluluk düşüyor.